Lozan Anlaşması: Milli Mücadele'nin Diplomatik Taçlanması
Milli Mücadele'nin kanlı ve zorlu cephe savaşlarının ardından, sıra diplomasi sahnesinde tarihe damgasını vuracak bir zafere gelmişti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın öngörüsüyle, savaş meydanlarında elde edilen başarı, masada taçlandırılmak üzereydi. Mustafa Kemal Paşa'nın, yakın çevresine 'Milli Mücadele'mizin bu evresi kapanmıştır. Şimdi ikinci safhasını açmamız gerekiyor' sözleri, yeni bir dönemin kapılarının aralandığını müjdeliyordu. Bu ikinci evre, onun vizyonunda Cumhuriyet'in inşası, çağdaşlaşma ve aydınlanma olarak şekillenecekti. Savaşın acımasızlığı yerini, devletlerin kaderini belirleyecek diplomatik stratejilere bırakıyordu.
Büyük Zafer'in ardından, dönemin yenik devleti Yunanistan'da büyük bir iç hesaplaşma süreci başladı. Anadolu'da yaşanan ve tarihe 'Küçük Asya Felaketi' olarak geçen yenilginin sorumluları aranıyordu. 27 Eylül 1922'de Kral I. Konstantin tahtından çekilmek zorunda kalarak ülkeyi terk etti. Ardından gelen mahkeme süreci, 28 Kasım 1922'de altı kişinin idam cezası almasıyla sonuçlandı. Yunanistan, bu yenilgiyi ulusal hafızasına derin bir utanç lekesi olarak kaydetti. Bu karmaşık siyasi atmosferde, Türkiye'nin uluslararası alandaki konumu da şekilleniyordu. Mudanya'da başlayan ateşkes görüşmeleri, 3 Ekim 1922'de TBMM Hükümeti'ni Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın temsil etmesiyle kritik bir aşamaya girdi. Bu görüşmelerde, yenik Yunan delegeleri yerine İngiltere, Fransa ve İtalya gibi galip devletler yer aldı. Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın 11 Ekim 1922'de imzalanması, yeni Türk Devleti'nin uluslararası alanda tanınmasının ilk somut adımı oldu.
Mudanya'da varılan geçici anlaşmanın ardından gözler Lozan Barış Antlaşması görüşmelerine çevrildi. İngilizler, 16 Ekim 1922'de, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahı Vahdettin'e Lozan'a bir heyet göndermesi yönünde bir davet ilettiler. Ancak bu girişim, Mustafa Kemal Paşa'nın kararlı ve net bir yanıtıyla karşılaştı: 'Barış konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından temsil olunur...' Bu duruş, işgalcilerle işbirliği yapma eğiliminde olan Vahdettin'in artık sonunun yaklaştığının da bir göstergesiydi. Nitekim, bu gelişmelerin ardından 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla, yeni Türkiye'nin siyasi yapısı kökten değişti. Mustafa Kemal'in en güvendiği isimlerden biri olan İsmet Paşa, Lozan Heyeti Başkanlığı'na getirildi. 20 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentinde başlayan barış görüşmeleri, Türkiye'nin kaderini belirleyecek diplomatik bir mücadelenin başlangıcı oldu.
Lozan Barış Antlaşması görüşmeleri, son derece çetin ve kapsamlı bir diplomatik maratondu. Konferansa İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya ve Sırbistan gibi birçok ülke katılırken, Boğazlar konusu başta olmak üzere önemli meselelerde Sovyetler Birliği ve Bulgaristan da masada yer aldı. ABD'nin gözlemci statüsünde bulunduğu bu görüşmelerde, Türkiye tek başına, ancak büyük bir özgüvenle temsil ediliyordu. Konferansın açılışında İsmet Paşa'nın dile getirdiği 'Efendiler, çok acılar çektik; çok kan döktük. Bütün uygar uluslar gibi özgürlük ve bağımsızlık istiyoruz' sözleri, Türk milletinin haklı taleplerini ve barışa olan özlemini özetliyordu. Sekiz ay süren yoğun müzakerelerin ardından, 24 Temmuz 1923 Salı günü, saat 15:09'da, İsviçre'nin Lozan kentindeki Rumine Sarayı'nda tarihi an yaşandı. Türk Baş Delegesi İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa'nın armağan ettiği altın dolmakalemle, 143 maddelik Lozan Barış Antlaşması'nı imzaladı. Bu imza, sadece bir antlaşmanın değil, yeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası alanda bağımsızlığının ve egemenliğinin tesciliydi. İsmet Paşa'nın 'On yıl birden yaşlandım' sözleriyle ifade ettiği bu zorlu süreç, 736 bin kilometrekarelik vatan toprağının uluslararası tapusunu alarak sonuçlandı. Lozan, Sevr'in dayattığı esaret zincirlerini kırmış, Türkiye'ye kendi kaderini tayin etme hakkını vermiştir. Adaların Lozan'da verildiği yönündeki spekülasyonlar gerçeği yansıtmamaktadır; zira Ege adaları ve 12 Ada, Lozan'dan çok daha önce, 1912'de Osmanlı döneminde İtalya ve Yunanistan tarafından işgal edilmişti. Bu tarihi zafer, Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan ve günümüzde hala geçerliliğini koruyan tek antlaşma olma özelliğiyle de önemini korumaktadır.