Avrupa'da Plastik Devrimi: Yeni Dönem Başlıyor, Yasaklar Geliyor
Avrupa Birliği, sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda ambalaj atıklarını önemli ölçüde azaltmaya yönelik yeni ve kapsamlı düzenlemeleri hayata geçirdi. Birlik üyesi ülkelerde kişi başına düşen yıllık ortalama 177,8 kilogramlık ambalaj atığı miktarını kontrol altına almayı amaçlayan bu strateji, çevre sağlığını koruma ve döngüsel ekonomiyi güçlendirme vizyonuyla şekillendirildi. Bu yeni kurallar bütünü, gıda ambalajlarında kullanılan zararlı kimyasalların kullanımının yasaklanmasıyla başlayıp, tek kullanımlık plastiklerin aşamalı olarak kaldırılması ve depozito iade sistemlerinin yaygınlaştırılması gibi pek çok adımı içeriyor. Düzenlemenin nihai amacı ise 2040 yılına kadar toplam ambalaj atığı miktarını, 2018 yılındaki seviyelere kıyasla en az yüzde 15 oranında düşürmek olarak belirlendi.
Avrupa İstatistik Dairesi'nin (Eurostat) verilerine göre, ambalaj atığı miktarlarında 2021 yılına kadar süregelen bir artış eğilimi gözlemlenmişti. Ancak bu trend, sonraki iki yıllık dönemde kaydedilen düşüşlerle ivme kaybetmiş durumda. Yeni mevzuatın ilk önemli adımı, 12 Ağustos'tan itibaren gıda ambalajlarında 'sonsuz kimyasallar' olarak bilinen Per- ve Polifloroalkil Maddeler (PFAS) grubunun kullanımının yasaklanması oldu. PFAS, ambalajların yüzeyinin yağ, su ve lekelere karşı direncini artırmak amacıyla kullanılan sentetik bir bileşendir. Ancak yapılan araştırmalar, bu kimyasalların insan sağlığı üzerinde kanser riskini yükseltebileceği ve üreme sağlığına zarar verebileceği yönünde endişeleri beraberinde getiriyor. Daha önce de Bisfenol A (BPA) gibi sağlığa zararlı maddelerin kullanımı yasaklanmış olmasına rağmen, meyve, sebze ve balık konservelerinin raf ömrünü uzatan bazı özel kaplamalar için tanınan istisna, Temmuz 2028'e kadar geçerliliğini koruyacak.
Bu kapsamlı düzenlemeler, günlük yaşamda sıkça karşılaşılan pek çok ürün ve uygulamada değişikliklere yol açacak. Örneğin, 12 Şubat 2027 tarihinden itibaren kafe ve restoranlar, müşterilerine kendi kişisel kupalarını veya yemek kaplarını getirme imkanını sunmak durumunda kalacak. Bir sonraki yıl, yani 12 Şubat 2028'den itibaren ise büyük zincir restoranlar ve gıda işletmeleri, müşterilerine tek kullanımlık seçenekler yerine yeniden kullanılabilir bardaklar sunmakla yükümlü olacak. Bu kural, küçük ölçekli işletmeler için bir muafiyet tanıyarak uygulanacak. Daha sonra, 12 Şubat 2029 tarihinde fast food restoranlarında ve paket servislerde kullanılan polistiren köpükten mamul kaplar tamamen yasaklanacak. Aynı tarihte, havalimanlarında yolcu valizlerinin sarılmasında yaygın olarak kullanılan streç film uygulamasına da son verilecek.
Yasakların en yoğun olarak yürürlüğe gireceği dönem ise 2030 yılı olacak. Bu tarihten itibaren marketlerde müşterilere sunulan hafif plastik poşetler, taze meyve ve sebzelerin ambalajlanmasında kullanılan plastikler, otellerdeki küçük boyuttaki şampuan ve sabun kutuları ile restoranlarda yerinde tüketim için sunulan tüm tek kullanımlık plastik ambalajlar yasak kapsamına alınacak. Restoran masalarında bulunan tek kullanımlık şeker, tuz, ketçap ve mayonez paketleri kaldırılırken, paket servislerde bu tür ürünlerin kullanımına devam edilebilecek. Birden fazla içecek kutusu veya şişesinin bir arada tutulmasını sağlayan plastik filmlerin kullanımı da engellenecek; bunun yerine kâğıt veya benzeri çevre dostu malzemelerden üretilen ambalajlar tercih edilecek. Ayrıca, Avrupa Birliği'ne üye tüm ülkelerde tek kullanımlık plastik şişeler ve içecek kutuları için bir depozito iade sistemi kurulacak. 2030 yılından itibaren, geri dönüştürülemez ambalajların satışına izin verilmeyecek ve bu tür ürünlerin oranının en az yüzde 70'e ulaşması hedefleniyor. Plastik şişeler bu geri dönüşüm kriterini karşılarken, yoğurt kapları gibi farklı malzemelerin bir arada kullanıldığı ambalajların geri dönüşümü konusunda daha fazla zorluk yaşanabileceği belirtiliyor. Bu noktada sektör temsilcileri, yüksek sıcaklıkta moleküler ayrıştırma sağlayan 'kimyasal geri dönüşüm' yönteminin tanınmasını talep ederken, çevre örgütleri bu yöntemin yüksek enerji tüketimi ve potansiyel zararlı madde salınımı riskleri nedeniyle yetersiz bir çözüm olduğunu savunuyor.