Hint Okyanusu'nda 140 Yıllık Genetik Muamma: Sığırlar 'Ada Cüceliği' Teorisine Meydan Okudu
Hint Okyanusu'nun ortasında, insan ayak izinden uzak, ıssız bir ada üzerinde 140 yıl boyunca kendi kendine varlığını sürdüren bir sığır sürüsü, bilim dünyasında şaşkınlık yarattı. Başlangıçta sadece beş bireyle adaya bırakılan bu hayvanlar, zamanla binlerce başlık devasa bir popülasyona ulaşarak, coğrafi izolasyonun canlılar üzerindeki etkisine dair yerleşik bilimsel anlayışları sorgulattı. Fransız Ulusal Tarım, Gıda ve Çevre Araştırma Enstitüsü'nde görevli bilim insanlarının yürüttüğü kapsamlı genetik araştırmalar, bu sürünün 'ada cüceliği' olarak bilinen ve izole ortamlarda yaşayan büyük hayvanların zamanla küçülerek adaptasyon sağladığını öne süren teoriyi desteklemediğini ortaya koydu. Bu durum, adadaki sığırların genetik yapısının ve gelişiminin, bilim insanlarının beklentilerinin ötesinde karmaşık bir tablo sergilediğini gösteriyor.
Genetikçi Mathieu Gauthier'in önderliğindeki araştırma ekibi, adadaki sığır popülasyonundan alınan örnekler üzerinde titiz bir çalışma yürüterek, bu hayvanların tam genom haritasını çıkarmayı başardı. Elde edilen veriler, adada yaşayan sığırların genetik kökenlerinin tahmin edilenden çok daha çeşitli olduğunu gözler önüne serdi. Analizler sonucunda, sürünün genetik materyalinin yaklaşık yüzde 75'lik büyük bir bölümünün, günümüzdeki modern Jersey sığırları gibi Avrupa kökenli ırklardan geldiği belirlendi. Geriye kalan yüzde 25'lik kısmın ise Madagaskar ve Mayotte gibi adalarda yaygın olarak görülen Hint Okyanusu zebu sığırlarıyla akrabalığı olduğu tespit edildi. Bu iki farklı genetik yapının bir araya gelmesi, sığır sürüsüne en başından itibaren zorlu ada koşullarına uyum sağlama konusunda önemli bir avantaj kazandırmış olabileceği düşünülüyor.
Daha önce 2017 yılında yapılan bir araştırma, adadaki hayvanların boyutlarının bir asır içinde belirgin şekilde küçüldüğünü ve bunun 'ada cüceliği'nin bir örneği olduğunu ileri sürmüştü. Ancak Fransız bilim insanlarının son genomik analizleri, bu iddiayı çürüten önemli bulgular sundu. Yeni analizler, sürünün zamanla küçüldüğüne dair herhangi bir doğal seçilim baskısı izine rastlamadı. Veriler, sürüyü oluşturan ilk beş sığırın, 1871 yılında adaya getirilmelerinden önce dahi zaten nispeten daha küçük boyutlarda olduğunu gösteriyor. Bu durum, hayvanların zorlu ada koşulları nedeniyle sonradan boyut değiştirmeyip, genetik olarak miras aldıkları orijinal boyutlarını büyük ölçüde koruduğunu kanıtlar nitelikte.
Sadece beş başlangıç bireyinden evrilen bir popülasyonda, akraba evliliğinin kaçınılmaz olarak yüksek oranlarda seyretmesi beklenir. Adadaki sığır sürüsünde akraba evliliği oranının yaklaşık yüzde 30'lara ulaştığı tahmin ediliyor. Normal şartlarda bu denli yüksek bir akraba evliliği oranı, genetik çeşitliliğin azalmasına, genetik hastalıkların artmasına ve nihayetinde popülasyonun çöküşüne yol açması beklenen bir durumdur. Ancak bu sığır sürüsü, tüm bu olumsuz beklentilere rağmen hayatta kalmayı başardı. Araştırmacılar, bu olağanüstü durumun temel nedeninin, sığır nüfusunun adada son derece hızlı bir şekilde artması olduğunu belirtiyorlar. 1952 yılında yaklaşık 2 bin başa ulaşan sürü, ne yazık ki yaşadığı salgın hastalıklar gibi zorluklara rağmen, 1980'lerde nüfusunu tekrar eski seviyelerine getirmeyi başarmıştı. Ancak bu ekosistemdeki varlıkları, adanın hassas dengesi için bir tehdit oluşturmaya başladı. Özellikle nesli tehlike altındaki Amsterdam albatrosu ve nadir Phylica arborea ağacı gibi yerel türler üzerinde yarattığı olumsuz etki nedeniyle, 1980'lerin sonlarında uzmanlar tarafından adadaki sığırların popülasyonunun kontrol altına alınması gerektiği rapor edildi. Bu raporlar doğrultusunda, doğal yaşamı koruma çabaları kapsamında başlatılan uzun süreli bir nüfus kontrol programı neticesinde, adadaki son sığırlar 2010 yılında itlaf edildi. Bu ilginç sığır sürüsünün onlarca yıl sonra aydınlatılan bu karmaşık tarihi, geçmişte özenle korunan nadir DNA örnekleri sayesinde bilim dünyasına ışık tuttu.